Tarihin Ve Kartpostalların İçinden İstasyonlarımız
İstasyonları hep sevdim. Yorgun gece yolculuklarında vagon penceresinin karanlığını yırtan sarı ışıklarını, esrarlı yalnızlıklarını, kalabalıklarını hep sevdim.İstasyon; hızlı bir kovalamacanın içinde bir duruş, düşünüştü; yenilikti, nefesti. Dünyayla, yaşamla bir buluşmaydı; davetti, kaçıştı, bırakılmışlıktı; dirençti; çılgın bir karmaşaydı, sessizlikti.
Kim derdi ki; pek çok uzmanın gerçek anlamda ilk Türk tiyatrocusu kabul ettiği ünlü Ahmet Fehim Efendi, günün birinde Balık Pazarı’ndaki Kocamanoğlu Tiyatrosu’nda temsiller vermek üzere, İstanbul’dan Ankara’ya gelecek ve yalnızca Geyve’ye kadar olan kısmında trenle yol alınabilen bir yolculuğun sonunda ulaştığı bu bozkır kentinde, gün gelip kente ulaşan demiryolunun işletmeye açılışına tanık olacak, hatta tanıklığın da ötesine geçip bu tarihi olayın kutlanışında etkin bir rol üstlenecek.
15 Ocak 1919 da Haydarpaşa Garı’nı işgal eden İngilizler, 25 Eylül 1923 gecesine kadar işgali sürdürdüler. O günleri yaşayanlar Hintli muhafızların Haydarpaşa’da nöbet tuttuğunu, Gar’ın cephane deposu olarak kullanıldığını anlatıyorlar. Büyük Zaferimizden sonra da işgali sürdüren İngilizler üniformalı Türk subaylarının Gebze’den ileriye geçmesini yasaklamışlardı.
Çağdaşlaşma hamlesinin bir sembolü olarak, sanayiyi-ticareti-kültürü ülkenin en ücra köşelerine yayan demiryolları, spor alanında da üzerine düşen görevi başarıyla yapmıştır yıllarca. Bununla birlikte Demirsporlar sosyal tesisleriyle, yöre halkının farklı kesimlerine de hitap etmiştir. Bu kamusal rol, KİT’lerin birer birer tırpanlanmasıyla sahnedeki önemini kaybetti ve gittikçe küçüldü. Ancak geleneği yaşatanlar hala ayakta ve bize onların mirasını taşımak gibi önemli bir görev düşüyor.
Bu yazı dizisinde, ilk Türk otomobilinin, tümüyle yerli malı otomobilin öyküsünü anlatacağız. Dört buçuk ay bile sürmeyen kısa bir gebelik döneminin ardından 29 Ekim 1961 günü doğan ve aynı gün ölen Devrim otomobilinin öyküsünü…
Kadın olarak yaşamak; adı, sanı olmayan kahramanlar olarak anlatılan trajik bir öykü mü? , yoksa; "kadınlar bir kez karar vermeye görsün" diyerek yaşama dahil olma mücadelesi mi ?Bunlardan hangisi olmalıydı…!!Bu sorunun cevabı, Sivas’a sürgün giden demiryolcu bir kadının öyküsünde saklıydı….
İstasyonumuz Haydarpaşa’ya 9100 metre uzakta denizden de 5.4 metre irtifamda (rakım-denizden yükseklik) fevkalade manzaraya haiz havası ve suyu ile maruf şirin bir köydür…
Demiryollarımızın mevcut bütün lokomotif ve vagonlarının ayni şekilde Sirkeci’den Haydarpaşa’ya geçirildiği ve bir seferde ancak mahdut miktarda muharrik ve müteharrik malzeme nakledilebildiği nazarı itibara alınırsa, seferlerin adedi hakkın da çok iyi bir fikir edilmiş olur. Şunu da ilave edelim ki salların bu gidiş gelişleri her şeyden evvel havaya ve suyun yüksekliğine tabidir…