Kent ve Demiryolu Menü

Kalıcı Başlantı:

İki Bando: Bandoların Ziyareti

İki Bando: Bandoların Ziyareti

 

"Kesin olan bir şey varsa, o da bir şeyleri kaybettiğimizdir. Gerçek aşkı tek gecelik ilişkilerle, sanatı ticaretle ve insan ilişkilerini, diyalogların büyüsünü, pastanın ne kadar büyük bir dilimine sahip olabileceğimiz sorusuyla değiştirdik."

Eran Kolirin

 

 kdAynı hafta içinde bandoyla ilgili iki film seyrettim. İlki filmin ötesine de geçti. 22 Ekim günü Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesinde bir tören vardı. 12 Eylül öncesi öldürülen altı arkadaşımız* için yaptırılan sınıfın açılışı. Kuru kuruya bir sınıf açılışı olmasın düşüncesiyle de dönem arkadaşımız Sırrı Süreyya Önder’in Beynemilel filmini gösterelim dedik. Yönetmen de gelsin öğrencilerle bir söyleşi yapsın istedik. Bu şekilde programımızı yürütecekken mezunlar derneğimiz Mülkiyeliler Birliği bize bir sürpriz hazırlayarak filmdeki "orkestra" elemanlarından Mersin Belediye Bandosunda görevli müzisyenleri de çağırdı. Okulun büyük amfisinde film seyrederken filmin orta yerinde Enternasyonal’i çalarak içeri girdi bando. Evvela şaşırdık sonra duygulandık. Kaybettiğimiz arkadaşlarımız bir kez daha sağlamlaştırdılar kalplerimizdeki yerlerini…

 

 kdİkinci bando ise sınıf açılışından sonra seyrettiğim ve bando elemanlarının 24 saat içinde başına gelenleri anlattığı bir diğer filmin içinden çıkageldi. Ülkemizin son günlerdeki halini, yaşananları düşünerek ne çok yakın geldi filmde anlatılanlar ne de çok gıpta ettim bando elemanlarının başından geçenlere.

 

Ortalığın toz duman olduğu, savaş çığlıklarının semalara çıktığı, Kürtlerin, Ermenilerin, aydınların, solcuların, devrimcilerin, uzun saçlıların, eşcinsellerin, Ahmet Kaya dinleyenlerin… Bir bir ve tümden düşman ilan edildiği bir zamana girdi ülkemiz. Üstelik bu düşmanlık hedef aldığını yok etmek niteliğini taşıyor çoğu zaman. Tezkere çıktı. "Ha girdik ha gireceğiz" Irak’a. Asker cenazeleri. Yağma ve linç olayları. "Misliyle yaşatılacak acılar". Lise öğrencileri ellerinde bayraklar başlarında "büyükleri" histeri içinde kendilerinden geçmiş bir şekilde slogan atarak yürüyorlar nereye gittiklerini bilmeden. Bu öğrencileri sokağa sevkeden ise öğretmenleri. Hiçbir engelle karşılaşmadan ve hatta gösterilerini rahatça yapabilmeleri için güvenlik güçlerinin elinden gelen bütün gayreti göstermeleri. Sadece güvenlik güçlerinin değil nerdeyse bütün kamu yöneticilerinin "milletimizin bu refleksini" doğal karşılama ve vatana sahip çıkma olarak değerlendirdiğine şahit oluyoruz. Birgün gazetesinde Tanıl Bora bu atmosferi açıklayacak biçimde, devlet yönetimine ve dayanaklarına bakıyor: linç ve linç tehdidinin, başka bir deyişle fiili ve sembolik lincin, Türkiye’de bir idare tekniği olarak iş gördüğünü belirtiyor. Devlet yetkilileri halkın "milli refleksi" yansıttığını söyledikleri tepkilerine sonsuz bir haklılık tanıyor, bunlar açıkça saldırganlığa, teröre, cinayete dönüştüğünde bile hoşgörüyle yaklaşıyorlar artık. Milliyetçiliğin, gericiliğin, linç kültürünün resmi politikalara dönüştüğü, onaylandığı ve hatta sıradanlaştığı bir dönemde faşizmin en tehlikeli yüzüyle, politik bir tutumdan çok belli bir davranış biçimine dönüştüğü sıradan faşizmle karşılaşmışız demektir. "Mahalle baskısı"nın zemini oluşmuş demektir. Sürekli düşman üretme mekanizmaları kendiliğinden oluşmaya başlar. İnsani değerlerden barış, kardeşlik zayıflık belirtisine dönüşürken birbirini anlamak, ilerici değerlere sahip çıkmak ihtiyacı her zaman olduğundan daha yoğun hissettirir kendini.

 

İki bando da işte bu atmosfere karşı müzik yapıyorlardı.

 

İsrail’den gelen bando diyeceğim ama bu Bando filmi için doğru, filmdeki Mısırlı bando düşünüldüğünde yanlış olacak. Ankara’da 4. Güz Film Festivali’nin, İstanbul’da Filmekimi’nin ve Antalya’da Avrasya Film Festivalinin gösterim programına dahil ettiği İsrailli yönetmen Eran Kolirin’in ilk filmi Bando. Bu filmi seyrettiğimde bir ilk film olarak kabarık bir ödül listesine sahip olduğundan haberdar değildim. Filmin mütevaziliğinden olsa gerek, taşıdığı ödülleri de kendi gibi, anlattıkları gibi pek gözümüze sokmuyor zaten. Sonuç olarak, benim için ya da bizim için olduğu kadar beklenmedik bir film olabilir Bando hem festivaller hem de sıradan izleyiciler için.

 

Film yabancı bir ülkeye gelmiş ancak havaalanında karşılanmamış bando elemanlarının bekleme görüntüleriyle açılıyor. Tek sıra halinde, bando düzeni içerisinde, bando şefi ne yapacaklarına karar verinceye kadar, önlerine koydukları enstrümanlarla bekler durur müzisyenler. Mısır’dan gelen İskenderiye Polis Bandosu’dur bu bekleyenler. Dilini bilmedikleri bir ülkededirler. Fiziksel olarak yakın ama birbirini anlama bakımından hayli uzaktırlar. Bandoyu söz verildiği gibi kimse karşılamaz. Yabancı bir ülkede, gidecekleri yere kendileri gidecektir. Ve serüvenleri başlar. Yanlış bir otobüse binmiş ve yanlış bir kasabaya gelmişlerdir ancak başka otobüs olmadığı için geceyi o kasabada geçirirler, filmde zaten bu geceyi anlatır. Uçsuz bucaksız çölün ortasına kurulu, beton yapıların toplamı, yaşam belirtisi göstermeyen bir yerleşim yeridir geldikleri kasaba. Kayıp bando kayıp bir kasabaya varmıştır işte. Bir Arap kültür merkezinin açılışına geldiklerini söylediklerinde "kültür merkezi yok burada, ne Arap ne de İsrail. Aslında kültür hiç yok…" yanıtını alırlar. Otel bile olmayan bu küçük kasabada buldukları bir lokantada karınlarını doyururlar ve lokanta sahibinin önerisi ile – aslında başka seçenekleri de yoktur- bir kısmı lokantada, bir kısmı lokanta sahibinin evinde, bir kısmı da lokanta sahibinin arkadaşının evinde geceler. Kasabanın farklı yerlerine dağılmış bando elemanlarından en ağır görünümlü olan şef Tevfik (Sason Gabai) ve en gençleri, çapkın Halit (Saleh Bakri) lokanta sahibi Dina’nın (Ronit Elkabetz) evinde kalırlar. Yaklaşık 20 saatlik bu kasaba ziyaretinde ve konaklamada hem bando elemanlarının birbiriyle ilişkisini, hem de ev sahipleriyle konukların birbirini etkilemesini izleriz. Birbirine ne kadar yakın ve ne kadar uzak olduklarını anlarlar. İnsanın yalnızlığının kimliklerin nasıl ötesinde olduğunun ayırdına varırlar. Sevişmek için İsrailli ya da Arap olması değil, yalnız olması yeter bir gerekçedir. Hoşlandığı kızla yakınlaşabilmek için bir Arap’tan yardım görmenin de kötü bir şey olmadığını anlar bir başkası. Bandonun 2. şefi Simon’un (Khalifia Natour) kaldığı evde ise daha başka gelişir ilişkiler. Ve bence filmin asıl vurgusu da bu evde yaşananlar üzerindedir.

 

Filmin başlangıcında bandonun otoriter ve işini bilen şefi Tevfik ve genç kemancı Halit arasındaki ilişki, farklı kuşakların temsilcileri arasındaki gerilim filmin belirleyicisi gibi dursa da 2. şefin bitirmeye çalıştığı klarnet konçertosunu öğrenmemizle birlikte filmin asıl izleğinin bu konçerto ve 2. şefin gecelediği yerdeki diyalogları olduğunu fark ederiz.

 

2. şefin misafir olduğu evin kadınının doğum günüdür ve evde anne babalarıyla birlikte otururlar. Kadın doğum gününde evde yabancıların olmasından hoşlanmadığını davranışları ile belirtmektedir. Onları getiren koca ise konuklarının ne kadar iyi ve uyumlu olduklarını kanıtlayarak eşiyle bir sorun yaşamama peşindedir. Oysa laf arasında anlarız ki koca bir yıldan fazla işsizdir. Parasızlığın ve bir işe yaramamanın bütün yükü omuzlarındadır sanki bakışları bunun mazlumluğunu yansıtır. Karısıyla yaşadıkları tatsızlıkların temelinde bu işsizlik vardır. Bitmeyen konçerto burada da gündeme gelir. Karısının küstüğü koca 2. şefe konçertonun sonunu şöyle tarif eder: "Her zaman böyle. Biz kavga ederiz, o gider… Aptalca, değil mi? Bilirsin… Belki de konçerton böyle sona erer. Yani kemanlı, trompetli büyük bir bitiş değil… Öylece, birdenbire. Üzgün ya da mutlu değil. Sadece küçük bir oda, bir lamba bir yatak, çocuk uykusu, ve… bolca yalnızlık." Kocanın yalnızlığı ve çocuğuyla kurduğu ilişki konçerto üstünden böyle tarif edilir.

 

Barış, mutluluk, dostluk… Filmin hümanist yapısının temel vurgusu. Tabi bu filmde temel eleştiri olarak Filistin Araplarının çektiği acının filme hiç yansımadığı, filmde yok sayıldığı söylenebilir. Doğrudur. İsrail’in acımasızca uyguladığı şiddet, yok sayma ortada dururken nasıl bir barış, nasıl bir kardeşlik sorusunun cevabını verebilmek ne yazık ki kolay değildir. Film bu yönüyle maluldür. Ama halklar, insanlar, araları tel örgüyle ayrılsalar dahi kendi başlarına kaldıklarında ne kadar yalnız ve birbirlerine muhtaçtır. Film boyunca devleti simgeleyecek hiçbir şey yoktur; ne polis, ne asker, ne vergi memuru ne de başka bir şey. İnsanlar sıradan insanlar. Yerleşim yeri sıradan bir yerleşim. Türkiye’de de olabilirdi, Şili’de de, Almanya’da da. Öylesine sıradan. Din, dil millet sanki yok. Aşkın ne olduğunu ve kendisinin yaşayıp yaşamadığını soran çocuğa "ancak Arapça anlatabilirim" diyor genç kemancı: "Sana anlatabilirim, ama yalnızca Arapça. Ben hem sevgiyim, hem de sevilen/ Aşk bir cümle sadece/ Ben hem sevgiyim, hem de sevilen/ Gizlice ve açıkça/ ‘Ben’ ve sadece ‘ben’ derim/ Kendim için deliririm." Halit’in Arapça cümlelerini anlamasa da hissediyor genç çocuk. Biz de. Arapçanın şiirselliğine dalıp gidiyoruz bir an için.

 

Egemenlerin karışmadığı, devletin olmadığı bir yerleşimi resmediyor film. Yani geleceğimizi resmediyor. Çalgıların sesleri yıkıyor, arıtıyor. Filmin sonunda konserde şarkı söyleyen şefin sesi insani yönümüzü kışkırtıyor. Yüzümüzü insana döndürüyor. Gelecek tahayyülümüze yön veriyor. Yönümüzü geleceğe çeviriyor. Kaybettiklerimizi anlamamız, insanlığın ihtiyacı olan ilerici değerlere sahip çıkmak adına önemli oluyor. İşte film böyle olur diye çıkıyor insan sinemadan.

 

* Altı arkadaşımız, Hakan Yurdakuler, Ali Fuat Okan, Bahri Gülpınar, Mehmet Adil Olcay, Hakan Şenyuva, Şevki Kobal’dı.

 

 

 

 

Bando/Bikur Hatizmoret/The Band’s Visit

Yön. ve Sen.: Eran Kolirin/ Oyn: Sasson Gabai(Tevfik), Ronit Elkabetz(Dina), Saleh Bakri(Halit), Khalifia Natour(Simon)
İsrail-Fransa, 2007/ 35 mm / 90′
İbranice-Arapça-İngilizce

Not: Bu yazı yeni film dergisinin 2007/14 sayısında yayınlanmıştır.

 

~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~
Yazar: ishak kocabıyık