Kent ve Demiryolu Menü

Kalıcı Başlantı:

BÜYÜK SUÇLAR KÜÇÜK SIRLAR

(yorumlar kapalı)

Cinayet Büro’nun önünde bir hareketlenme oldu. Kulak kabartıp dinledim. Neyse ki ortalık çabuk yatıştı. Masanın üzerindeki son özel eşyama, Semra ve çocuklarla geçen yaz Dikili’de çekildiğimiz fotoğrafa baktım bir süre. Onu da diğerıvır zıvırın yanına yerleştirdim. Odamın tozlu kokusunu, büronun gergin atmosferini özleyip özlemeyeceğimi düşündüm. Sonra aklıma yeni aldığım olta takımı geldi. İyice kırlaşmış saçlarımı küçük aynamda düzeltirken yüzümdeki gülümseme emekliliği ne kadar istekle karşıladığımın kanıtıydı.

Koridora çıktım. Samet ağrıyan belini ovalayarak genç bir memura laf anlatıyordu. Beni fark edince hızlı adımlarla yanıma geldi, kutuya uzandı.

Başkomiserim yardım edeyim.”

Dirensem de fayda etmeyeceğini bildiğimden elimdekileri gönüllü uzattım.

“Akşam Aslan Sütü’nde buluşuyoruz, sakın unutmayın,” dedi.

Bana bir veda partisi düzenlemiş keratalar. Sürpriz sevmediğimi bildiklerinden son bir aydır anlatıp duruyorlardı. Konuşurken inci gibi ışıldayan beyaz dişlerine bakıp iç çektim. Hey gidi gençlik hey! Ben de bir zamanlar böyle fişek gibiydim.

O, elindekileri arabamın bagajına yerleştirirken bir efkâr sigarası yaktım. Aslında bu son sigaralarımdan biriydi. Hanıma “Emekli olunca bırakacağım bu mereti,” demek gafletinde bulunmuştum. Tüttürmeye devam edersem söylemediğini bırakmaz, burnumdan getirirdi.

Samet, direksiyona geçmeye yeltenince omzundan tutup engelledim. Artık hayatımın yönetimi bendeydi. Nazlanmadı, yolcu koltuğuna kuruldu.

Sabah “Seninle konuşacağım şeyler var,” demiştim ona. “Çıkışta seni bir yerlere götüreceğim.”

Eminim akşama kadar meraktan çatlamıştır. Ama huyumu bildiğinden ses çıkarmamıştı.

Ana caddeler mesai saati olmasına rağmen yoğundu. Biraz sohbet, biraz da sağa sola bak derken kendimizi Avrasya Tüneli’nin girişinde bulduk. Tünel boğazın buz gibi sularının altına dalınca buradan her geçişimde nefesimi daraltan kaygı gelip arka koltuğa oturdu, boğazıma sardığı ipi gerdi. Samet’in keyfi akşam gideceğimiz eğlence nedeniyle yerindeydi.

“Şu tünel ne iyi oldu di mi başkomiserim?” dedi neşeyle.

“Ya öyle Sametcim,” dedim önce. Sonra dayanamadım “Büyük depremin beklendiği bir şehir için pek akıllıca işler bunlar,” diye ekledim.

Tünelden çıkana kadar düşüncelere gömüldü. Durduk yere neşesini kaçırmıştım çocuğun. Pişman oldum, kızdım kendime. Tünelden çıkınca radyodan neşeli bir şarkı açıp kendimi affettirmeyi umdum. Haydarpaşa yoluna girince koltuğunda merakla kımıldandı. Arabaya yer bulup park ettik, çevresi branda ve levhalarla çevrilmiş tarihi garın deniz tarafına yürüdük.

Samet daha fazla dayanamadı sordu. “Başkomiserim bana ne anlatacaksınız?”

Mavi sulara sırtımı dönüp çevresine kurulmuş iskeleye rağmen tüm heybetiyle İstanbul Boğazı’nı selamlayan yapıya baktım. “Bak güzel kardeşim, bu bina yıllardır bakımda. Nedendir bilir misin?”

“Neden olacak başkomiserim, bina eski. Tadilatta işte.”

“O iş öyle değil,” derken sesim kızgınlıkla titredi. Bu gar ve çevresi bir milyon metrekarelik bir açık büfe. Pek çok kurdun,çakalın ağzını sulandırıyor. Buraya bir otel ya da AVM kondurabilmek, gökdelenler dikip Manhattan’a benzetmekiçin etmedikleri oyun, yapmadıkları dümen kalmadı. Oysa burası tıpkı pek çok el konulmuş mekân gibi bizim, yani halkın. Vatandaş cebinden parası çalınınca polise, mahkemeye, adalete koşuyor. Peki, senden koca bir garı çaldıklarında nereye gideceksin?

Screenshot

Samet afallamıştı. Kaşlarını çatıp uzun uzun gar binasına baktı.

Kendilerine yar olmayınca böyle kafese koyup naylona sarıp sarmalayıp bize de haram ediyorlar. Bu suçtur ve biz bu suça elimiz kolumuz bağlı, işte böyle kıyıdan bakıyoruz.”

Elleriyle ceplerini yokladı, mahcubiyetle “Başkomiserim müsaade var mı?” dedi.

Başımla onayladım, bir sigara yaktı. İleride, 2005 yılından beri garın ulaşıma açılması için nöbet tutan, Haydarpaşa Dayanışması üyelerinden küçük bir grup pankartlarını gölgelik yapmış oturuyordu. Emeğin kıymetini başka kim bilir, elbet emekçi bilecek!

Gidelim!” deyip hızlı adımlarla arabama yürüdüm. Direksiyonu bu sefer önce Ümraniye’ye sonra da yemyeşil ağaçları sağıma alarak Beykoz’a kırdım. Rantsal dönüşmüş sitelerin kavşağından dönüp eski mahallelerin iç içe geçmiş sokaklarına vardık. Evlerin boyu kısaldı, yollar daraldı. Doğru adresi bulmam biraz zaman aldı. Çevre, yıllar öncekinden çok farklıydı. Çöp ve kedi dolu sokakta arabamı boş bir arsaya park ettim. Yalınayak top koşturan birkaç velet sümüklerini kollarına silerek bizi izlediler.

Samet yine dayanamayarak sordu. “Burası neresi?”

                                                                             ***

Ben de yıllar önce yine bu kapının önünde aynı suali sormuştum. “Amirim burası neresi?”

Görevdeki ilk aylarımdı. Okulda öğrendiklerimin hayatta karşılığı olmadığını yavaş yavaş görüyor, acemiliğimeçaresizlik ekleniyor, tedirginliğim gün gün artıyordu. Mithat amirim, emeklilik yaşını epey aşmış, teşkilatın sevilen ve takdir gören bir üyesiydi. Eşini erken yaşta kaybetmişti, çocuğu olmadığından gününü gecesini görevine adamış çok kalender bir adamdı. Bir operasyon sırasında kalp krizi geçirince artık eve gidip dinlenme zamanının geldiğini anlamış, zor da olsa emeklilik dilekçesini Emniyet Müdürü’nün masasına bırakmıştı.

O gün amirimle önce çevreye bir göz atmıştık. Bahçe birkaç meyve ağacıyla, zamanla eğrilmiş ahşap çardağa keten kumaşlarla bağlanmış asmasıyla bakımlı ve temizdi. Şimdi tek kanadı yok olup gitmiş, boyası silinmiş kapı o günlerde canlı bir gök mavisiydi. İki basamak merdiveni yenice süpüren çalı süpürge merakla gelişimizi izliyor, duvara sırtını dayamış dimdik duruyordu. Amirim narin bir kadın elini andıran tokmağa uzandığında ben ağzım açık, kapının heybetine ve kafesin ince işçiliğine bakmaktaydım. Kapıyı dal gibi ince, esmer teni solgun bir genç kadın açtı. Tülbendinden firar eden birkaç tutam saçını hızlıca toparladı. Amirim kendini tanıtınca içeri dönüp seslendi. “Beybaba, zabitler geldi.”

Loş ve rutubet kokan bir holde ayakta bekledik. Yerde eski ama temiz bir halı, cilası yitmiş yer döşemesini örtüyor, ancak evi ısıtmakta kifayetsiz kalıyordu.

Girdiğimiz kapı kadar heybetli olmasa da yetmişlerinin başında olduğunu tahmin ettiğim dinç bir adam bizi sobanın gürül gürül yandığı is kokulu bir odaya buyur etti.

Amirim, “Nasılsın İsmail Efendi? Düşünüp taşındın mı? Nedir cevabın?” deyince ihtiyarın geçen hafta öldürülen Cemal isimli zatın babası olduğunu anlayıverdim. Ailesine ettiği zulümleri komşularının anlata anlata bitiremediği Cemal,evinin yakınındaki bir viranede ölü bulunmuş, karnına defalarca saplanan bıçağı bulmak mümkün olmamıştı. Ben çaylak olduğumdan dosya işlerine bakıyor, soruşturmayı ancak kıdemli polislerin konuşmalarından takip edebiliyordum. Dışarıdaki kızcağız da maktulün eşi olmalıydı.

Yaşlı adam, bize kendi eliyle sardığı sigaradan ikram etti. Ben amirime saygımdan elimi göğsüme götürerek nazik teklifini reddettim. Amirimse kalbini işaret ederek yaşlı adama “Ben o defteri kapattım şükür,” dedi.

Adam sigarasının ilk nefesini saldığında oda sessizdi. Sonra kapı hafifçe aralandı. Genç kadın elinde tepsiyle odaya girdi. Yürümeye yeni başladığı belli bir kız çocuğu kadının eteğine yapışmış, tedirgin gözlerle bizi izliyordu.

Beybabasına kahvesini verirken kızcağızın elinin titrediğini gördüm. Adam fincanı alıp kadına baktı, usulca gözlerini kapattı. Kadın çıkarken kapı mı gıcırdadı, yoksa duyduğum ince bir hıçkırık mıydı emin olamadım.

Kahvelerimizi sessizce içtik. İsmail Efendi derin bir of çekti. Fincanındaki son yudumu başına dikti. Sandalyenin arkasına düzgünce asılmış ceketini alıp sırtına geçirdi.

Amirim keyifsiz bir sesle “İyi düşün demiştim efendi,” dedi. “Son kararın bu mudur?”

Adam cüssesinden umulmayacak kadar yumuşak ve merhamet dileyen bir sesle “Çocuk ufak, anasız yapamaz beyim. Benbakamam, sefil olur. Tutun beni kollarımdan götürün. Ben cezamı içerde çekeyim, o dışarda. En azından bebe ana koynunda büyüsün,” dedi.

Amirim bana döndü, kolumdan tutup kenara çekti, “Bak oğlum, adalet her zaman yerini bulmalı elbet. Ama bazı zaman masumun da eli kana bulanır. Ölen zalim zaten cehennemi boyladı. Bu gariplerin günahı da ahirete kalsın, dedi.

İsmail Efendi hüngür hüngür ağlayarak amirimin eline yapıştı.Bense yaşaran gözlerimi kırpıştırarak bahçeye kaçtım.

                                                                              ***

“İşte böyle Samet,” dedim yıkıldı yıkılacak evin önünde anlattıklarımı şaşkınlıkla dinleyen eski yardımcıma. “Bu sır yıllarca bana emanetti, şimdi sana emanet. O küçük bebekbüyüdü, okudu, iş sahibi oldu. Ben de az buçuk tuttum elinden. Anası, dedesi günahlarını da alıp dünyadan göçtü gitti. Bunları sana neden anlattığımı soracaksın,” dedimomzunu tutarak. “Önünde uzun seneler var. Adalet ve suçkonusunda aklın karıştığında bu anlattıklarımı anımsa. Şayet o yaşlı ihtiyarın serbest kalışı seni rahatsız ederse Haydarpaşa’yı bizden çalanların nerede olduğunu düşün.

Konuşmadan bir müddet daha bakımsız bahçeyi izledik. “Hadi şimdi beni evime götür, dedim.

Gamze Yayık