Kent ve Demiryolu Menü

Kalıcı Başlantı:

Karacaahmet Mezarlığında Efsanevi Canavar

(yorumlar kapalı)

Mustafa usta her sene belli zamanlarda köyünden çıkıp geliverir, eline biraz para geçsin diye gündelikçi olarak çalışır, bulduğu çeşitli tamir işleri yapar, özellikle mezarlıklarda mermer işi elinden iyi gelir, dirayetli insandır. Bir miktar parayı cebine koyunca döner Anadolu’ya, memleketine. Kendisiyle "madem o kadar toprağın var, neden işleyip geçimini sağlamıyorsun, buralara gelip sıkıntılar çekiyorsun?" şeklinde sohbet ediyorum.

 

resim

Yerin kurak, verimsiz olduğunu anlatıyor, ve bundan, ailesine yeterli nakit para kazanamadığı anlaşılıyor. Anlatıyor diyorsam bizim Usta’nın ne dediğini anlamak bir mesele. Söylediklerinde, Anadolu insanına has, her şeye rağmen, topraktan kopmamış insanın bütünlük ilkesi var; konuşmasına gelince (Türkçeden başka dil bilmez): o çok değişik, hançeresi bozuk, kelimeler ağzından hızla biribirinin peşinden yuvarlanarak çıkıyor gibi.

resim
Karacaahmet eskizi Rezan Peya Gökçen

Belki 40 kez ‘nasıl? ne dedin? diye sorarak tekrar ettirmekten utanıyorum. Bir ipucu yakalayıp cümlenin anlamını tahmin ediyorum.

Bizim Mustafa Usta 4–5 yıl önce bana gerçekten insanı hayrette bırakacak, hala tam kavrayamadığım bir olay anlattı. Karacaahmet mezarlığının aşağı tarafında günlük işini bitirmiş, akşamüzeri yorgun argın tek başına, binlerce selvi altında yatanların arasından, yukarı doğru çıkış kapısı, yani Nuh Kuyusu caddesine doğru yürüyormuş. Bu sırada arkasından derinden bir uğultu gelmeye başlamış, sesin gittikçe yaklaştığını hisseden Usta dayanamayıp birden arkasına dönmüş ve, karşısında gördüğü: çeneleri açık, pençeleri olan, bir mezarın üstünden kıvrılarak öbür mezara varacak uzunlukta, kendisine kızgınca yaklaşan bir canavar!

"Olduğum yerde kaldım, hiç kıpırdamadım, bir müddet o bana baktı ben ona" dedi Mustafa Usta ve "tehdit etmediğimi görünce, o koca vücudunu mezarın kenarından indirdi, geri döndü, selviler arasından hışırtıyla kayboldu gitti" diyerek tesiri altında kaldığı gerçeküstü görüntü hadisesini tamamladı. Acaba ölüleri rahatsız ettiğini mi sandı? Sana bir ders mi vermek istedi? Neden hemen birisine haber vermedin? Sorularıma Mustafa Usta yanıt veremedi.

Karacaahmet çok büyük eski bir mezarlık, yüz binlerce insan göklere yükselen koyu yeşil selvi ağaçları altında toprakta yatıyor, başlarında, kimi süslü kimi değil, bir mezar taşı. Hayatın geçici olduğunu hatırlatan, ruhani yanımızın serbest kalıp yoğunlaştığı yer burası.

 

resim

Evden Kadıköy’e giderken Karacaahmed’in önünden otobüsle hep geçerim. Girişine bir cami yapıldı son zamanda, cadde tarafına da mezarlığa giriş bakışını bloke eden bir gri duvar inşa ettiler üstünde yaptıranın camii ibaresi altın gibi sarı parlak metalle yazılmış, yanlarda yuvarlak amblemler; bunlar mezarlığın ruhani peyzajına uymuyor, mezarlığa karşılama sanki kendileri sayesinde oluyor gibi. Hâlbuki ölüm tevazu ister. Bütün mezar taşları bunu söyler: ruhuna bir fatiha. Yukarıda naklettiğim olay belki de buna işaret.

 

resim

Mustafa Usta’ya, Senofon’un Anabasis XII. kitabında Kadıköy ile Üsküdar arasında bir mahalde dere aktığını, oradaki çeşmeden timsahların gelip su içtiğini yazdığını söyleyemedim. Fazla gerçekçi ve beni gülünç bulmasından çekindim. İsteyen Kadıköy çarşısı içinde bu bahise değinen taşı okur ve bronz timsah heykeline bakabilir.

Efsane öyküsel bir olgu, kendi durumumuzu anlamamıza yardımcı bir olgu.

Mustafa ustaya teşekkürlerimle, biraz daha açık konuşsa..

 

 

~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~
Yazar: Rezan Peya Gökçen