Kent ve Demiryolu Menü

Kalıcı Başlantı:

Hep Yeni Baştan ya da Trenlere Bakmak

(yorumlar kapalı)

Oktay Akbal’a.

1950-buharli-umit-sariaslan.jpgSevgili Oktay Akbal’ın bugünkü yazısı da yine yaşla, yaşlanmakla ilgiliydi. (Yaşlanmak Üstüne, Cumhuriyet, 27 Ocak 2013). Yazıyı okumadan daha, sağlık nedenleriyle uzun süre ara verdiği yazılarına yeniden başladığı günkü yazısını anımsadım. Bir kez daha bakmak gereksinmesi duydum Hep Yeni Baştan başlıklı bu öykü tadındaki yazıya. Ya da Akbal’dan, yarına ve yaşama mektuba. (Cumhuriyet, 10 Ocak 2013). Akan zamanla duran zamanın kıyılarında süregiden yaşamak serüveninin yeni bir al-veriydi o yazı da. Kesmiş, yine zamanla hesaplaştığı unutulmaz öyküsünü taşıyan kitabı (Tarzan Öldü, Hikayeler, E Yayınları 1969) içine özenle yerleştirmiştim.

Yazıyı da, fırsattan yararlanarak o güzelim öyküyü de yeniden ve yenilenerek bir kez daha okudum. Gazeteden kesilen o yazı, sanki öykünün içinden çıkıp gelmiş bir başka öyküydü. Akbal’ın tüm yazılarında olduğu gibi… Dahası akan zamandan duran zamana yazılmış bir mektuptu. Çocukluğun kıyısız kıyılarından zamanın beri kıyısına süregelen bir uzun yolculuktan sonra oturduğu kerevetinde, yazarın yaşanagidene geçilip gelinen yola yeni bir bakışı, selamıydı gazeteden kestiğim o yazı-öykü.

“Yaşlanmak bir yabancılaşmaktır. Kendin dediğin varlık elden gidince yerine gelen başka biridir. Ona da alışmalısın!” diyordu yazı sonunda. Beni Tarzan Öldü öyküsündeki çocuğun yanına savuran da bu sözleriydi Sevgili Akbal’ın. Öyle dediğine bakmayın siz, kırk yıl önce de, yetmiş yıl önce de yazdığı yazageldiği öykülerinde, öykü tadındaki yazılarında Akbal zamanla hesaplaşmasında hep aynı eşikte duruyordu. İşte Tarzan Öldü’nün bitiş bölümünden şu sözler: “Hepimiz öldük. Öldüğümüzü anlamadan. Anılar kaldı tek tük. Yaşayan, yürüyen, konuşan bu insanlar kendilerinin birer anısı işte. Hepimiz birer anıyız…”

goztepe.jpg

Akbal her yazısında, öyküsünde Hep Yeni Baştanbu sorunsalı, yaşamak serüveninin bu kan-atlı ve kanatıcı hesaplaşmasını ne edip edip yazısının hamuruna yedirecektir. Burada olduğu gibi… Onun yaşla, yaşlılıkla, akan ve duran zamanla sürekli hesaplaşması “yaşlılık”tan, “yaşlanmak”tan değildir. Tam tersine, akagidende duranı duranda devineni aramak işini yazınsal yaşamının olmazsa olmazı kılmasındandır.

once-ekmekler-bozuldu.jpgYaşamın andan ana değişen akışı içinde aynı suda ikinci kez yıkanılmayacağını bilen bir kafanın verimidir bütün öyküleri, yazıları. Ya, aynı suların alıp götürdükleri kadar, taşıyıp getirdiklerine günün ve güncelin eşiğinden, dünün ve dündekinin kıyılarına gelgitli bir bakışın verimleridir eşzamanlı. Daha yirmi yaşında iken yazıp yayımladığı (1944), kendi deyişiyle o gün bugündür “darbımesel” haline gelen öyküsü Önce Ekmekler Bozuldu‘dan şu ana değin tüm yazdıkları için geçerlidir bu.

Zamanın sularından ekmek kavgasına, hayatın ekmeğinden yazının ekmeğine uzanınca o kitabı da elimin altına almak kaçınılmaz oldu. Akbal’ın kırklı yılların sonlarıyla ellili yılların başlarında yayımlanan 5 eski öykü kitabı 1970’te Önce Ekmekler Bozuldu adı altında yeniden yayımlanmıştı (E Yayınları). Aynı Tarzan Öldü gibi, bu öyküyü de eski ama eskimez bir tanışla tanıdıkla uzun yıllar sonra yeniden kucaklaşırcasına okudum. Bir kez daha ve sarsılarak… Bırakınız yazarının yirmi yaşında iken yazdığı bu unutulmaz öykünün yaşlanmasını (!) yazıldığı gündekinden daha taze, sarsıcı bir dirilik ve devingenlikle okurunu kucakladığını duyumsayacaktım. Evet! Önce ekmekler bozulmuştu, sonra her şey… Geçen yılın aynı günlerinde yayımladığı yazısında, sevgili Akbal, “Önce Ekmekler Bozuldu diye yazarken bugünlere kadar yaşayacağımı hiç düşünmemiştim. Darbımesel gibi bir şey oldu, benim Önce Ekmekler‘im! Kırklardan bu yana ne zaman ekmeklerin fiyatı artarsa, ne zaman ekmekler küçülürse, bozulursa gazetelerde yer aldı.” Diyordu. (Ekmekle Oynanmaz! Cumhuriyet, 26 Ocak 2012). Ekmekten edebiyata, öykülerden mektuplara, gençlikten geleceğe, kırklı yıllardan ikibinli yıllara, savaştan siyasete derken Oktay Akbal’ın öykülerine tipikliğini ve tadını veren bu zaman ya da zamansızlık (!) duygusu aldı götürdü beni…

oktay-akbal-istasyonlarda-1.jpgOktay Akbal istasyonlarda… Önce Ekmekler Bozuldu adlı öykü kitabının 1970 (e yayınevi) basımı arka kapağından..(Foto: Lütfü Özkök)

Zaman tünelinde kıvılcımlanarak savrulan dumanlarıyla yol alan bir eski zaman katarı gibi duyumsadım kendimi. Yaşlanmak dediklerinin niçin ihtiyarlamak değil de, “yaş” almak olduğunu, dilimizin o güzelim “yaşını başını almak” deyiminin içinin nasıl böyle bir gün yine yaşamca doldurulacağını bir kez daha duyup duyumsadım derinden. Nice zamandır evimizin alt yanından her biri bir başka şiirli şarkı gibi geçen trenlerin seslerine, tıkırtılarına daha da özlemle kulak verir olduğum bir süreçte dumanı burnumda tüttü buharlıların. Beni bu yurtsamayla giyinik anımsamanın kucağına savuran da yine Akbal’ın aynı kitaptaki trenleri, istasyon ve lokomotifleri anlattığı öyküleri oldu. Yaşlanmak denilen şeyin, sevgili Akbal’ın deyişiyle, yaşam denilen ölümsüz serüveni bilmek yolculuğu olduğunu anımsatan o trenleri ve öykülerini, trenlerle bir ve birlikte düşündüm bir an. Daha Oktay Akbal öykülerine girdiklerinde zamanın ötesine ve ölümün zamanına bırakılmış trenleri, lokomotifleri. Artık bir başka hat ve hatıranın toprağında istim alan o trenleri.

bostanci.jpg“İşte şimdi aynı istasyon, gözlerimin önünde; saati, lokomotifi, vagonları, düdüğü, bekleme sıraları, yolcuları, kampanası, olanca hüznü ile olduğu gibi kurdum.” Sonra gözlerinin önündeymişçesine bir sıcak resmin çerçevesine sığıveren o “İstasyon”un “bir hayal bulutu gibi” yitivermesi… Takvimlerden silip atıvermek istediği Pazar günleri içinden geçen trenleri, yaşamın o trenlerin istasyonlarını bir elbise gibi saran “eşşiz hüznü”nü anlattığı o “hikayecik”. 20 yaşına girdi girecekken (1943) yazdığı bu öyküyü, 1950’de yazdığı ve bir başka sıkıntıyla giyinik “Gar” adlı öyküsü madalyonun tersi ve yüzü gibi bütünleyecektir. Hayatın demir hatları üzerinde, bireysel hüzünlerin kişisel sıkıntıların istasyonlarından toplumsal arayışların, kamusal kaygı ve sıkıntıların makas başlarına açılan bir yolda “…Belki de vardan çok, yok!” Dahası “Hiçbir zaman var olmamış insanlar”ın öykülerini anlatacaktır. “Sonra Tren Kalktı”da (1948) her öyküsünde “Hep Yeni Baştan” yazıp yokladığı yaşamı ve yaşanagideni, banliyö istasyonlarının şiirli yalnızlığını, yağmurlu bir karanlığı sırtına geçirircesine gelen geceyi sarınıp yakalarını kaldırmış trençkotlu genç adamın parçalanmış düşlerini, düşlemlerini anlatır. Neruda’nın yağmur altında ıslanan lokomotifleri içacıtıcıdır, iç kanatıcıdır çokçası, ya yağmurlu bir karanlığın içinde yiten iyice tenha son tren sesiyle birlikte girilen koygun gecede kendi içine çekilen bir istasyon en az o lokomotif kadar içacıtıcı, üzünç üreticidir.

pendik.jpg

Lokomotif deyince, 1950 tarihli “Lokomotifler” adlı öyküsünün sularına girmeden bu yazının sularından çıkmak olanağı yoktur! Çocuklukta bir çeşit korkuyla, ama en az o kadar yoğun, bir o kadar önlenemez ilgiyle birer canlı varlıkmışçasına kendini çeken kara trenleri insanın elinde acınacak duruma düşürülmüş bir “tutsak” gibi görecek, üzünçle izleyecektir hat boylarında. Çocuk düşlerinin dolambaçları arasında bir görünüp bir yiten lokomotifleri hiç unutamayacaktır bu yüzden. Ki ucu yıllar sonra yeni öykülerin, yeni kitapların yoluna çıkacak bir eski zaman sevdasıdır o lokomotifler onda. Bir bozkır kentinin eteğinden yıldızlarla, yıldızlarca ışıklı büyük kentlerin eteklerine soluk soluğa bir koşuyu taşıyan katarları çeken kara lokomotife tutulur iyice. Adını “babacan” koyar, tam da yerinde bir adlandırmayla. İster ki bu karanın en sevimli yüzüyle giyinik çılgın atlar gibi, bozkırı bir baştan bir başa aşıp gitsin düşleri de onunla birlikte; Pendik, Erenköy, Haydarpaşa ve deniz sonra… “Bacı” koyar ötekinin adını. Yıllar sonra bile seslerinden tanıyacağı bu emekçi katarları, onları çeken vurgunu olduğu kara lokomotifleri. Çocukluğunda kimi korkuyla izlediği o lokomotiflerle aynı lokomotifler miydi bunlar diye düşünür, Anadolu trenlerinin bu son durağı büyük istasyonda. Sonra yapacağı uzun yolculuklarından belleğe kazılı nice karenin değişmez altyazısı gibi duran Ankara Ekspresi’nin, yataklının lokomotiflerini düşünür. “Bazen yanlarından geçen Anadolu’nun posta katarlarına, asker, eşya yüklü yurdumuzun uçsuz bucaksızlığında unutulmaya giden lokomotiflere acır gibi” baktığını düşünür bu katarları çeken lokomotiflerin… Az önce yanıbaşından geçen banliyö treninin izinden yanında yürüdüğü ıslak ve ışıltılı raylara çocukluktan gününe uzanıp açılan bir hatta, en uzun katarlardan daha uzun düşlerini yerleştirir. Adresine ulaşmasını umduğu mektuplar yerine salar, artık perdelerini çeken karanlığın ardısıra. En hızlı ekpreslerin bile kendi düşlerinin hızına erişemeyeceğinin erinci ve çocukça sevinciyle…

kartal.jpg

20 yaşında gençliğin katarlarını çeken lokomotiflere bakarken de, yetmiş yıl sonra bir sakin sessiz istasyonda hayatın katarını bekleyen yorgun buharlılara bakarken de yazar, yaşlanmakla yaş almak arasında akagiden zamanın isinden izlerinden yıkanan lokomotiflerle yazının ve yazarın kardeşliğini anımsatıyor. (Yaşlanmak Üstüne). “Trenlere Bakmak”la yaşını başını almaklar arasında kanat çırpan bakışın kuşları zamanın sarkacından kurtulamıyorlar. Bir düne bir güne ağıp akan kanat vurmalarıyla öyle bir kuşlama ki yaşadığımız, düşünür düşünmez belleğin unutulmuş istasyonlarından bir öykü postası daha çıkageliyor. Sizi akıp giden tren pencerelerine bakan gözlerdeki yitme duygusu gibi, hep bir menzilden bir başka menzile çekip çağırıyor trenler ıslık ıslığa. Oktay Akbal’ın Lokomotifler’inden yarım yüzyıl sonra yazıp yayımladığı “Trenlere Bakmak” adlı öyküsü, gazetedeki köşesinde yayımladığı yukarıda andığım yazısıyla (Yaşamak Üstüne) birleşince 1940’lardan günümüze istim salan bir yazı ve yaşam hattına, o hatta yolcusunu bekleyen düş katarlarına ulaştırıyor okurun ellerini. 1980’de yayımlanan bu öykü, Oktay Akbal öykücülüğünün damıtılmış bir örneği gibidir. Belleğinizde bıraktığı tattan, bilince çıkardığı duyup duyumsamalara değin bir çerçevelemedir ki, kökleri kara kömürü al yalımlara çeviren “Lokomotifler”in düşte ve düşüncede yanaduran ocağındadır…

selda-ba__can-ah-yalan-dunya-klibi-bardakta-cay-peronda-8000li-banliyo.jpgSelda Bağcan “Ah Yalan Dünya”klibi balkonda bardakta çay peronda 8000 lik banliyö treni

O öykünün, gençliğin “Lokomotifler”inin üzerinden 30 yıl geçse de, bu kez (1980) yaşını başını almış bir adamın dilinden anlatılan trenler, “aynı” trenlerdir. O katarların çekegittiğine gayri yazarın dalına çökegiden hayatın dağarı da eklemlenmiştir. “…Şimdi kara trendi geçip giden… Ta çocukluğumdan beri trenleri gören bir yerde yaşamayı özlerdim. Herkes deniz kıyısında bir evde oturmak ister, bense demiryoluna bakan bir ev, bir pencere, bir balkon düşlerdim. Suadiye’den Erenköy’e, sonra Göztepe’ye dek rayların içinden yürüye yürüye gelmek. İki yandaki ahşap evlere (annesinin ta 1914’lerden başlayan fakat gerçekleşmeyen o evlerden bir ev edinmek düşünü de anımsama zincirinin başına eklemleyerek… ÜS), boyası dökülmüş beyaz köşklere bakmak, trenin yaklaşmasını duyumsayarak birden kenara çekilmek, lokomotifin bacasından çıkan isli dumanı içime çekmek… Sonra bir istasyon kahvesinde oturmak tek başıma dalmak içimin derinliklerine. İnmek inmek, yitip gitmiş anılarda, eski yaşam parçacıklarında…” Sonra o “ev”, gelir dikilir anıların alnıbaşına! (Annem bir türlü kesinlikle tanıyamadı o sahibi olamadığı köşkü… Şu da olabilir, bu da, dedi. Birbirine benziyor hepsi. Oysa eskiden büyük ayrım vardı aralarında. Yaşlanınca insanlar da birbirine benzer, evler niye olmasın? Demiryolundan yürür o evin önüne gelince, sanki orada yaşamışım, nice anılarımı orada bırakmışım gibi durur bakardım birkaç dakika. Derken bir gürültülü tren yaklaşır beni düşlerimden koparırdı. (…) Özetle, demiryoluna bakan bir evde oturmadım daha önce, ama hep bu özlemi taşıdım içimde: Trenleri gören bir ev, bir pencere, bir balkon…” (Milliyet Sanat Dergisi, Yeni Dizi, Sayı: 7, Ağustos 1980).

531267-haydarpasa.jpgSürüp gidiyor öykü. Oktay Akbal öykücülüğünün şiirli hattında taşınıp duran eski zaman katarları bizi de alıp anılar coğrafyasında, bir kıyıdan bir kıyıya savuruyor. Trenin ardısıra savruluşup uçuşan kağıt parçaları gibi. Raylarda çınılayıp büyüyerek gelen, sizi ve sesinizi de içine alarak aynı çınılayışla hayatın bir geçesinden öteki geçesine uzanan katarlar gibi geçip gidiyor eteğinizden anımsama trenleri. Işıkları gecenin karlı karanlık göğüne yıldızlı yaz göklerinden ışıltılar serperek… Yazıda sözün sona yaklaştığı bu durakta Selanik’e varan ilk trenin acıklı serüvenini yazan, dedesi, büyük adam ve yazar Ebubekir Hazım Tepeyran çıktı geldi işte tarihin köprüleri üzerinden. Nasıl gelmesin ki, gide gide Sevgili Akbal da hayatın eskil toprağından günümüzün ekşimiş (!) toprağına yol alan tarih katarındaki ışıklı portrelere benziyor… 27 Ocak 2013, Ankara.

~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~
Yazar: Ümit Sarıaslan